YÜKSEL GAZETESİ 28. SAYISI

143

Yüksel Direnişi 950’li günlerini aştı. Bu 950 günde çok fazla deneyim biriktirdik. Direnişimiz 9 Kasım 2016’da, OHAL koşullarında başına ne geleceğini bilmeyen, biraz ürkek, biraz kaygılı ama yapılması gerekene ikna olmuş tecrübesiz bir kadından, bugün direnişi ve hayatı örgütleyen, hem öğretmen hem öğrenci olmayı bilen direnişçiler ve direnişi her koşulda sarıp sarmalayan, direnişle birlikte büyüyen bir aile yetiştirdi. Hiçbir şey kolay olmadı. Hâlâ da değil.

Hayatı anlamaya ve ona yön vermeye çalışıyoruz. Bu müthiş bir kendini yeniden yaratma ve öğrenme süreci. Kendimizi, “biz”in içinde yeniden var etme çabası içindeyiz. Direniş, en genel anlamıyla, her bir direnişçinin ve aile üyelerinin “ben”den “biz”e dönüşme serüveni. Hepimiz bir şeyleri ve birilerini yaşamımızın merkezinden çektik ve direnişi tam oraya, hayatın merkezine koyduk. Sevgili Selçuk Abi bir yazısında çok güzel bir ifadeyle, “ev yok, faşizm var” demişti. Tam olarak oradayız. Ev, çocuk, eş dost, yazlık, tatil, ölüm, düğün yok; faşizm var. Ölümüzü gömüp hayatın merkezine geri dönüyoruz. Kardeşimizi evlendirip yola çıkıyoruz, sabahında dilimizde aynı slogan: “İşimizi Geri İstiyoruz”.

Direnişe başlamadan önce Acun Hoca çok güzel bir tarif yapmıştı. OHAL ilan edenlere, “sizin OHAL’iniz varsa, bizim de OHAL’imiz var. İşimizi, ekmeğimizi elimizden aldınız. Ben de gelip burada oturuyorum. Bu da benim olağanüstü halim” demişti. Hâlâ oradayız.

Yüksel Direnişi saedece insan hakları anıtı önüne çıkıp açıklama yapmak istemekten ibaret değil. Gazetemiz, Yüksel Okulu derslerimiz, Yüksel Meclisimiz, Yüksel Televizyonumuz, Direnişler Meclisimiz… Pek çok faaliyetimiz var. Bütün bu faaliyetlerin merkezinde ise bizim için halka gitmek var. Her işimiz, her sorunumuz, her talebimiz, her başarımız için halka gidiyoruz.



DİRENİŞİN KATTIKLARI

Yüksel Direnişi 950’li günlerini aştı. Bu 950 günde çok fazla deneyim biriktirdik. Direnişimiz 9 Kasım 2016’da, OHAL koşullarında başına ne geleceğini bilmeyen, biraz ürkek, biraz kaygılı ama yapılması gerekene ikna olmuş tecrübesiz bir kadından, bugün direnişi ve hayatı örgütleyen, hem öğretmen hem öğrenci olmayı bilen direnişçiler ve direnişi her koşulda sarıp sarmalayan, direnişle birlikte büyüyen bir aile yetiştirdi. Hiçbir şey kolay olmadı. Hâlâ da değil.

Hayatı anlamaya ve ona yön vermeye çalışıyoruz. Bu müthiş bir kendini yeniden yaratma ve öğrenme süreci. Kendimizi, “biz”in içinde yeniden var etme çabası içindeyiz. Direniş, en genel anlamıyla, her bir direnişçinin ve aile üyelerinin “ben”den “biz”e dönüşme serüveni. Hepimiz bir şeyleri ve birilerini yaşamımızın merkezinden çektik ve direnişi tam oraya, hayatın merkezine koyduk. Sevgili Selçuk Abi bir yazısında çok güzel bir ifadeyle, “ev yok, faşizm var” demişti. Tam olarak oradayız. Ev, çocuk, eş dost, yazlık, tatil, ölüm, düğün yok; faşizm var. Ölümüzü gömüp hayatın merkezine geri dönüyoruz. Kardeşimizi evlendirip yola çıkıyoruz, sabahında dilimizde aynı slogan: “İşimizi Geri İstiyoruz”. Direnişe başlamadan önce Acun Hoca çok güzel bir tarif yapmıştı. OHAL ilan edenlere, “sizin OHAL’iniz varsa, bizim de OHAL’imiz var. İşimizi, ekmeğimizi elimizden aldınız. Ben de gelip burada oturuyorum. Bu da benim olağanüstü halim” demişti. Hâlâ oradayız.

Yüksel Direnişi saedece insan hakları anıtı önüne çıkıp açıklama yapmak istemekten ibaret değil. Gazetemiz, Yüksel Okulu derslerimiz, Yüksel Meclisimiz, Yüksel Televizyonumuz, Direnişler Meclisimiz… Pek çok faaliyetimiz var. Bütün bu faaliyetlerin merkezinde ise bizim için halka gitmek var. Her işimiz, her sorunumuz, her talebimiz, her başarımız için halka gidiyoruz.

Geçtiğimiz hafta daha önce hiç çalışma yapmadığımız bir bölgede gazete dağıtma ve kendimizi tanıtma kararı aldık. Yoğunluklu olarak demokrat kesimlerin yaşadığı yerlerde gazetemizi dağıtmış ve çeşitli faalieytler yapmıştık. Ama bu kez gideceğimiz ve kendimizi tanıtacağımız mahalle böyle bir yer değildi. Halkın her kesiminin olduğu, her düşünceden insanın yaşadığı bir mahalleydi. Elimizde gazetemizle nereden başlayacağımızı düşünüyor, neyle karşılaşacağımızla ilgili biraz kaygı duyuyorduk.

Ve bir yerden başladık. Kendimizi tanıttık. Hal hatır sorduk. KHK’lıların yaşadığı acıları anlattık. Bir annenin iki evladını geride bırakarak hayatına son vermesinden bahsettik. Aielelerin dağıldığını, kanserden, kalp krizinden ölümlerin olduğunu, hali hazırda 27 kişinin devlet tarafından kaçırıldığını ve bu kişilerden haber alınamadığını… Bizim ise çaresizliği, ölümü, depresyonu değil uğradığımız haksızlık karşısında mücadele etmeyi seçtiğimizi, bu yüzden 3 yıla yakın zamandır eylem ve etkinlikler yaptığımızı anlattık. Bir esnaf bilmedikleri ne çok şey olduğunu söyledi. Mücadele ettiğimiz, yaşadıklarımızı paylaştığımız için teşekkür etti. Yaklaşık üç saat gezdik. Evlere davet edildik. Çay kahve, memleket hali üzerine çeşitli sohbetler… Akşam mahalleden ayrılırken içimizde tatlı bir huzur vardı. Halka gitmiş, dertlerimizi ortaklaştırmış, yeni insanlar tanımış olmanın huzuru.

“Ben”den “biz”e doğru yolculuğumuzun en güçlü ayağı halkla birlikte olmak. Halka gitmek, ona anlatmak ve ondan öğrenmek. Hem öğretmen, hem öğrenci olmayı bilmek.

Serüvenimiz sürüyor. Bir gün sizin de kapınızı çalacağız.

UMUTSUZLUK YASAK!
Yakında ışıklar kesilebilir.
Böyle bir ihtimal Kapitalist ekonominin benimsendiği, sömürünün olduğu, emperyalist tekellerin hakim olduğu her yerde her zaman mümkündür. Yani Faşizm, yani karanlık, krizin derinleştiği bütün ülkelerde yöntem olarak kullanılabilir. Işığın kesilmesi emekçi sınıf için Faşizmdir, karanlıktır.
Bugün ülkemizde işten atılan işçiler için ışık kesilmiştir. Asgari ücretin çok altında gelirle yaşamaya çalışanlar için, hatta asgari ücretle geçinmek zorunda kalan aileler için ışık kesilmiştir. Okuduğu okullardan mezun olup yıllarca işe girememiş, girse de istediği iş olmamış, istediği iş olsa bile rantın zorunlu kılındığı alanlarda çalışmak zorunda kalanlar için; hayallerini gerçekleştiremeyen gençler için; hastalıklarla boğuşan, parasızlık içinde tedavi olamayan ihtiyarlar için; çocuklarının geleceğinden şüphe duyan aileler için ışık kesilmiştir.
Karanlıkta ne yapacaksınız?
Korkacak mıyız? Susup oturacak mıyız? Karanlığa teslim olup yok mu olacağız? Kim bu karanlıkta önünü görebilir? Işıkların kesilebileceği ihtimalini gören, tedbirini alan herkes… Örneğin elinde bir fener, bir mum tutan, kendi ışığını üretecek mekanizmayı kuran herkes karanlığı aydınlığa dönüştürebilir.
Kimler karanlıktan kurtulabilir-bizi kurtarabilir? Elinde bir fener, bir mum tutan kendi ışığını üretecek mekanizmayı kurmuş olan herkes… Elindeki ışıkla yolunu aydınlatarak ilerleyen, elektiriği keseni bulup ortadan kaldıran bizi karanlıktan kurtarabilir. Bu kişi sen, ben, biz herkes olabilir. O elimizdeki ışık, gerçeğe olan inancımızla karanlığa karşı harekete geçmemiz, direnme gücümüzdür.
Bugün khk’larla ihraç edilmiş 140 bin kamu emekçisinden kaç kişi geleceğe dair umut içindedir? Kaç kişinin elinde bir ışık vardır? Kaç kişi intiharı hiç düşünmemiş, kendisini çaresiz hissetmemiştir? Kaç kişi kendisini ihraç eden güce karşı sözünü söyleyebilme gücüne sahiptir? Tam da iki elin parmakları kadar… Bugün 10 direnişçi bir gün ışıkların kesileceğini görmüş, eline aldığı mumla karanlığı yararak, çıktığı yolu aydınlatarak ışıkları kimin kestiğini işaret etmektedir. Halka ışığı kesenleri göstermekte, aydınlığa ulaşacak yolda birlikte yürümeye, ışığın kaynağına ulaşmaya davet etmektedir. Çünkü bu 10 kişi biliyor ki direnenlere UMUTSUZLUK YASAK… Biliyor ki koskoca karanlığı parçalamak için bir mum ışığı yeterlidir.
Sevgi ve umutla
BEN UNUTMAYACAĞIM BU GÜNLERİ, SİZ DE UNUTMAYIN!
Önceki gün Denizli’de KHK ile ihraç edilen Canan öğretmen intihar etti. Bir anne, 40 yaşında bir anne 2 çocuğunu ardında bırakıp mutfak tavanına bağladığı bir iple kendini astı. Bakın lütfen, arkasından kocası FETÖ soruşturmasıyla hapisteymiş, ihraç edilmiş filan diye konuşmayın. Ben size diyorum ki bir anne çocuklarını kimseye emanet etmez. Bir anne çocuklarını annesine bile en fazla bir gün emanet eder. Bir anne çocuklarını bırakıp ölmez.
Nasıl bir sürecin içinde idi? Nasıl bir çaresizliğin içindeydi ki gözü çocuklarını bile görmez oldu? Bu kadın 3 yıl önce öğrencileriyle bir sınıftaydı. O günlerde birisi ona, intihar edeceksin dese söyleyenin deli olduğunu düşünürdü. 3 yılda siz nettiniz bu insanlara? Canan öğretmene ne ettiniz? Siz bu ülkenin insanlarına nettiniz? Koca bir mezarlığa çevirdiniz bu ülkeyi gidenleriyle, yaşayan ölüleriyle!
Bugün de bu ülkeyi yöneten gericiler Mursi’nin gıyabi cenaze namazını kıldırdı bu ülkenin Müslümanlarına. Üstelik bunu devletin bir kurumunu kullanarak yaptırdı. Diyanet İşleri Başkanlığı 81 il müftüsüne sela ve cenaze namazı emri verdi. Mursi’nin kim olduğunu bile bilmeyen binlerce ihtiyar namaza gittiler ve bir yobazın cenaze namazını kıldılar.
Mursi kim mi? Mısır’ın Amerika tarafından desteklenen terör örgütü Müslüman Kardeşler’in adayı olarak %50 seçmenin katıldığı seçimlerde %51 oyla kendisini seçilmiş cumhurbaşkanı ilan eden; Seçildikten hemen sonra kadınların denize girmesini yasaklayan; Kız çocuklarının 9 yaşında evlenebilmeleri için yasa çıkaran; Erkekler eşleri öldükten sonra 8 saat daha ilişkiye girebilirler diyerek bunu anayasa maddesi haline getiren; Kadınların pazardan muz-patlıcan almalarını (cinsel obje olarak görüldüğü gerekçesiyle) yasaklayan Amerikan vatandaşı biridir Mursi.
Bu Mursi, Hüsnü Mübarek’e karşı yapılan demokratik gösterileri askeri darbe ile kendi lehine çevirdiğinde durumdan hoşnut; Kendisine tepki olarak ortaya çıkan halk ayaklanmalarına iç savaş çıkartın çığırtkanlığı yapan; Halk ayaklanmasını Müslüman Kardeşler’in gösterilere kanlı saldırılarını alkışlayarak bastırmaya çalışan; Seçimi yenilemeyi kabul etse engellenebilecek askeri darbenin kendisini görevden almasına tahammül edemeyen “kendine Müslüman” bir şahıs. Yargılandığı mahkemede idam cezası alınca da dün kalp kriziyle ölmüş.
Şimdi diyeceksiniz Türkiye ile ne alakası var da cenaze namazı kıldırılıyor? Akp ile kader birliği diyelim buna. Benzer süreçlerle geldiler iktidara. Amerika’nın Arap baharı adıyla halkların demokratik taleplerini kendi istedikleri yönetimlere ezdirmesi ama iktidara gelenlerin halkın nefretini kazanmalarına rağmen bir türlü iktidarı bırakmak istememeleri; iç savaş tehditleri, kanlı katliamlar, bombaların patlaması filan filan… Ancak bir fark var ki Türkiye’de henüz halk patlaması yaşanmış değil. Ve dahi iktidarın suçlarına karşı darbe yapabilme ihtimali olan askeriye de “Allah’ın lütfu” ile ayak altından çekilmiş.
Böyle bir iktidarın kendini asan Canan öğretmenin cenazesine katılması beklenemezdi. Çünkü katili kendisiydi. Ancak kaderleri AKP iktidarıyla çakışan şahsın cenaze namazını kıldırmalıydılar. Google’a girin de bir bakın Sabah, Akit, Şafak, Akşam, HaberTürk şeylerinin hepsi Mursi övgüsü yapıyor. Bunlardan biri bile “bir anne canına kıymış” demiyor. Çünkü hiç biri suçlarını itiraf edemez.
Canan öğretmeni haber yapmak bize düşüyor. Çünkü bu halkın acılarını ancak biz anlayabiliriz. Çünkü bizim ne Amerikan pazarlıklarında, ne halk sömürüsünde, ne katliamlarda, ne servet biriktirmede işimiz olmadı. Biz tam da bize bunları yapanların karşısındayız. Ve ne Canan öğretmeni, ne ihraç edildikten sonra canına kıyan insanları, ne de mücadelede kaybettiklerimizi unutacağız. Ölülerimiz soracak hesabı onlardan. Mezarlarından alacağız talimatı, direneceğiz, kazanacağız!