1 MAYIS

122

Bu yılda 1 Mayıs’ı direnişlerimizle karşılıyoruz!

Yönetememe krizinin doruk noktasına ulaşan siyasî iktidar; bütün dünyayı saran salgını gerekçe göstererek “halk sağlığı” bahanesiyle işçinin, emekçinin emeği üzerinden çıkardığı torba yasalarla sermayeyi kollamaya, halka ise daha fazla açlık ve yoksulluk getirerek iktidarını sürdürmeye çalışıyor. İşi, ekmeği, onuru ve adalet için 3,5 yıldan fazladır sokaklarda mücadele eden direnişçilere yönelik saldırılar, salgını da bahane ederek hız kesmeden devam ediyor. Yüksel Direnişinde bir tek kişiye onlarca polis saldırarak direniş mevzii olan İnsan Hakları Anıtı’nın önüne gitmelerini engellemek için sağlıklarını da tehlikeye atıp sürükleyerek uzaklaştırıyor. Birden fazla direnişçi olduğunda ‘sosyal mesafe’ bahane edilerek direnişçiler gözaltına alınıyor, o anda sözünü ettikleri ‘halk sağlığı ve sosyal mesafe’ rafa kalkıyor 4-5 direnişçi küçücük gözaltı aracına yaka paça atılıyor. Düzce Valiliği, Düzce’de eylem yapan tek kişi olan Alev Şahin için özel eylem yasakları alıyor. Düzce direnişçisi onlarca polisin işkencesiyle gözaltına alınıyor ve Düzce’deki pandemi hastanesine götürülerek virüs kapma riski arttırılıyor. Yüksel ve Düzce direnişçileri ile işyeri önünde direnen Mahmut Konuk keyfi gözaltılarla pandemi hastanelerine götürülüp direnişçilerin hayatları tehlikeye atılıyor. Bir yandan “halk sağlığı” bahane edilerek alel-acele sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor ama diğer yandan fabrikalarda, şantiyelerde, madenlerde işçiler hiçbir sağlık tedbiri alınmadan çalışmaya zorlanıyor. Bazı yerlerde ise işçiler ya istifaya ya da ücretsiz izne zorlanıyor. Halkımıza “evde kal” çağrıları yapılırken bu kadar adaletsizlik ve hak gaspı karşısında evde nasıl kalalım! “hakkımızı ver evde kalalım” diyerek hakları gasp edilen bütün işçi ve emekçiler için sokakta olmaya devam ediyoruz.

Yasaklar çıkarıp evde kal çağrıları yapanlar kendilerini lüks villalarında koruma altına alıyor, kasalarına akacak paralar eksilmesin diye iktidardan özel izinler alarak işçileri sömürmeye devam ediyor. Salgın günlerini de fırsata çevirmenin her türlü yoluna başvuran AKP iktidarı, yıllardır yaptığı gibi işçinin emekçinin haklarını gasp etmenin yanında artık yaşam hakkını da gasp ediyor. Geçinemedikleri için hayatları eve sığmayanlar umutsuzluk içinde kendilerini yakmaya çalışıyor, “bizi virüs değil düzeniniz öldürür” diyen işçi işten atılıyor, aynı şekilde geçinemediği için kendisini üst geçide asan kişinin cebinden çıkan not kağıdında “virüs değil çaresizlik, umutsuzluk, tükenmişlik beni öldürdü” yazıyor. Tükenmişliği, çaresizliği, adaletsizliği yaratan bu düzendir!

Düzenin dayattığı çaresizlik ile yarattığı adaletsizliklere karşı kanıyla, canıyla, yüreği ve bedeniyle barikat olanlar da var. Halkın bütün acılarını 29 kiloluk bedenine sığdıran Mustafa Koçak 297 gün süren ölüm orucu direnişinde “bir daha kimse böyle acılar yaşamasın diye ben bütün acıları yaşamaya razıyım” diyerek adalet mücadelesinde ölümsüzleşti. Grup Yorum üyesi Helin Bölek ise Anadolu halklarının acılarını, sevinçlerini, umutlarını yüreğinde taşıyan, halkın türkülerini söyleyebilmek için 288 gün hücre hücre eriyen bedeniyle umudun türkülerini besledi. 28 yaşındaki bu iki gencecik insanı adaletsizlik öldürdü. Talepleri o kadar sade ve meşruydu ki! Mustafa Koçak adil yargılanma hakkı için, Helin Bölek konser yasaklarının kaldırılması için ölüm orucuna yatırdıkları bedenleriyle seslendiler bize. Adalet talebiyle ölüm oruçları devam ediyor. Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek konser yasaklarının kaldırılması ve tutsak Grup Yorum üyelerinin serbest bırakılması için ölüm orucunu sürdürüyor. “Biz bu eylemi ölmek için yapmıyoruz. Yaşamak istiyorum. Türkü söylemek istiyorum” diyen İbrahim Gökçek’i yaşatmak için elele verelim türküler yaşasın. Diğer tarafta hem müvekkillerine hem de kendilerine yapılan adaletsizliğe karşı bedenlerine açlığa yatıran Halkın avukatları var. Savunma hakları gasp edilerek tutsak edilen halkın avukatlarından Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal adalet için ölüm orucundalar.

İşte bu koşullar altında adaletsizliğe, zulme boyun eğmeyenler olarak direnişlerimizin coşkusu ile 1 Mayıs’a merhaba diyoruz. 1 Mayıs, işçinin-emekçinin ekmeği ve alın terinin kavga günüdür. 1977 yılı 1 Mayıs’ında haklarına sahip çıkmak için alanlara sel olup akanların ve Taksim Meydanı’na kanları akıtılan 34 işçi-emekçinin şanlı kavgasına sahip çıkma günüdür. 1 Mayıs demek faşizmin baskılarına, yasaklarına, katliamlarına, halkları teslim alma saldırılarına karşı “tüm saldırılarınıza karşı boyun eğmiyoruz” diyerek mücadeleyi yükseltme günüdür. 1 Mayıs’ta, ezilen-sömürülen halkımızın yeri balkonlar değil alanlardır. 1 Mayıs demek Taksim Meydanı demektir, Taksim Meydanı 1 Mayıs alanıdır. Taksim Meydanı ülkemizdeki sınıflar mücadelesinin aynasıdır. İşçinin emekçinin kavgada mahir olmayı, kararlı ve cüretli olmayı öğrendiği yerdir Taksim Meydanı.

Direnişler Meclisi olarak “tüm saldırılarınıza karşı boyun eğmiyoruz” şiarının zorunluluğunu kavrıyoruz. İşçinin emekçinin hayatı eve sığmıyor biliyoruz. Hatta bırakın eve sığmayı açlık, yoksulluk ve çocuklarına götüremediği ekmek yüzünden hayat bedenine bile sığmıyor ki ateşe veriyor kendini. Tüm bunların sorumlusu kârı uğruna cinayet işlemekten çekinmeyen bu kirli düzendir.

Bu yüzden çağrımızdır; öfkemiz çaresizliğe değil hesap sorma iradesine dönüşsün.

İstemekten vazgeçmediğimiz adalet için, emeğimizin sömürülmeyeceği günler için, bu yıl da 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı ile direniş mevzilerimiz olan Yüksel ve Düzce direniş alanlarında olacağız.

Yaşasın 1 Mayıs !

Bijî Yek Gulan !

Direnişler Meclisi